alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2012 Cuma

kökler

"-ya babamın şiirleri nasıldı?
 -baban büyük şairdi. ama tek bir şiiri yok."
                       _ Murat Uyurkulak, "Tol", sf 98.


"şimdi resim yapamam, bir çizgi bile çizemem. ama, hayatımda şimdiki kadar büyük bir ressam hiç olmadım."
                      _ Goethe, "genç werther'in acıları" 



asla bilemem tabii, ama uyurkulak'ın bu cümleden etkilendiğini düşünmek hoşuma gidiyor.

19 Nisan 2012 Perşembe

alıntı no bilmemkaç

Bence
Alyuvarlar, akyuvarlar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız.
Dinlerken sıkılsa da canımız,
Nasıl bir şeydir (acaba güzel midir?)
Kim bilir.




Oğuz Atay, Tutunamayanlar, sf. 127.


Kanımızdaki alaturka tınıyı dinlemekten sıkıldığımız için mi bütün bunlar? Yoksa onu bir türlü duyamadığımız için mi? Bütün bu şarkılar, kitaplar...

10 Mart 2012 Cumartesi

suck it and see, alex!

a clockwork orange'ın başlarında (16. dakika filan) alex, evine gider. oturduğu apartmanın her yeri zarar görmüş, çer çöple kaplı girişinde duvara çizilmiş bi resim görürüz. resmin her yerine tebeşirle penis vs. çizilmiş ve müstehcen sözler yazılmıştır. işte "suck it and see" de onlardan biri.

arctic monkeys'in albümünün adı buradan gelmiş gibi duruyor. hem solistin adı da alex filan ya.




18 Aralık 2011 Pazar

"çanakkale sendromu"

"Bütün cepheleri boşlayıp son cephede insanüstü bir performans göstermek:   Türkiye’nin bir ruhu varsa son cephelerde geziniyordur. Biz kaderci değiliz, keşke öyle olsaydık, daha beter bir şey var bizde. Başımıza ne geleceğini bilip olası felaketlerden zevk almak. Canavarı görünce uçuruma doğru koşuyoruz, korkudan değil. Canavarla dövüşmek için sırtımızı uçuruma vermemiz lazım. Son dakikadaki kornere çıkıp karşı kalede gol arayan kalecilere sorun, Türkiye’nin ruhunu en iyi onlar bilir."


demiş emrah serbes (afili parçalar no.43). 


futbolun metafor olarak kullanılmasına bitiyorum. "piknikte dömivole"yi okurken fark ettim bunu, "santrforun rüyası"nı okurken bundan emin oldum. ve hatta şu an "kalecinin penaltı anındaki endişesi"ni okuyarak devam ediyorum. devam edeceğim.  

2 Aralık 2011 Cuma

dr. livingstone, i presume!

"afrika araştırmaları tarihindeki en ünlü deyiş ('dr. livingstone, i presume!') 10 kasım 1871 sabahı tanganika gölü kenarındaki arap istasyonu ujiji'de söylenmişti. kaybolduğu varsayılan kâşif gayet iyiydi ve aylardan beri nazik köle tacirlerinin cömertliği sayesinde canlı kalmıştı."

"ekvator hikâyeleri"nden, sf. 126, g. guadalupi - a. shugaarsf.

henry morton stanley, kendisinden uzun süredir haber alınamayan dr. livingstone'u gördüğünde böyle demiş. bi de arthur dent, birilerinin kılığına girmeli (ne deniyordu cidden hatırlamadım) bi partide kim olduğunu soran tricia'ya böyle cevap vermişti. o akşam tricia ise darwin olmuştu.

işte ben filmi izlediğimde bu sahneyi anlamamıştım. şimdi anladım. aslında ilk başta bi heyecan yaptım, biri stanley biri livingstone muydu yoksa filan diye. ama tabii, douglas adams kitabı olunca darwin'in nerede çıkacağı belli olmuyor. oysa yap tricia'yı stanley, ben de bi şey buldum diye sevineyim.

21 Kasım 2011 Pazartesi

ne kadar zaman olmuş buraya bir şey yazmayalı. demek ki böyle heyecanlanmam filan gerekiyormuş (neden "filan" dediysem, bu sefer "basit heyecanlılıklarımı gizlemeye" çalışmıyorum ki!).

barış bıçakçı'nın yeni kitabını okuyordum, "sinek ısırıklarının müellifi". kitabın her yerini her şeyini alıntılayabilirim. konusu açıldığında hakkında fazlaca konuşabilirim. yani eğer kullanılan kelime sayısı da evrendeki atom sayısı gibi sabitse, bıçakçı'nın kitabında her şeyi çok iyi anlattığı için kullanmasına gerek kalmayan onlarca, yüzlerce kelimeyi  ben o kitaptan bahsederken etrafa saçıp kelime kotasını doldurabilirim.

bu kadar heyecan yapmamın sebebi, sayfa 77'deki (24.bölüm) şu paragraf:
"ülkemizi karış karış bilen ve seven bir ziraat profesörü, 1957 yılında yayımlanan kitabında, bir mayıs günü iç anadolu'nun bozkırlarında hangi otları yediğini anlamak için kara gözlü bir koyunun peşinden saatlerce dolaştığını anlatıyor, birkaç bölüm sonra da bu kez orta karadeniz'deki bir ormanın sonbahar renklerinin dökümünü yapıyor: 'koyu yeşiller köknar, açık yeşiller çam. altın sarısı yapraklar titrek kavak. limon sarısı yapraklar gürgen. turuncu-sarı ve kızıl yapraklar kayın. pas renkli yapraklar meşe.'"

ben o kitabı çok severim. hatta bende ondan 2 tane var, biri balıkesir'de, biri samsun'da evde. hani aklıma gelirse açıp bakayım diye. daha ne güzellikler var içinde. demek ki barış bıçakçı da okumuş, sevmiş. demek ki bi türlü okumasını istediğim kimseye okutamadığım kitabı, en sevdiğim yazar okumuş. okumakla kalmamış kitabında o kitaptan bahsetmiş ki ben bu sayede çok güzel bi kitap okurken çok güzel bi kitap daha okuyabileyim. şu an saçmaladım ama bugün bi öföri sık gelmiyor, kolay atlatılmıyor.

"sinek ısırıklarının müellifi"nde kitap boyunca başka kitaplardan (alıntı yaparak ya da yapmadan) bahsetmiş bıçakçı; ama sanırım bu hariç hepsinde ya yazarın ya da eserin adını vermiş. bunda kasıtlı mı belirtmemiş emin değilim ama ben de yazmayacağım hangi kitap olduğunu ki ben de çok güzel bi kitaptan sevgiyle bahsederken çok güzel bi kitaptan daha sevgiyle bahsedebilmiş olayım.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

franny ve zooey'i okurken

salinger bana hiç acımıyor çok acımasız. kendilerini kolaylıkla ifade edebilen adamlar, kadınlar betimlemiş. herkes çok zeki, herkesin geniş ve objektif bir bakış açısı var. zaten bu yüzden çok rahatlar. kafaları rahat değil ama.

olmaları gerektiği gibi olmayı başarmış karakterler bunlar sanki.

kendime yakın hissettiğim bir sürü roman karakteri gibi sıkkın, üzgün, takıntılı filan da olsalar, bizim benim bir türlü yapamadığımız şeyi yapmışlar, öz-memnuniyetlerini sağlamışlar.

kendimi roman karakterleriyle karşılaştırmam şimdi biraz sıkıntılı saçma geldi ama; ben franny’yi her türlü döverim yani.

27 Şubat 2010 Cumartesi

alıntı #6 #7

"düşünüyorum, o halde varım. bu cümle, insanları tek tek alakadar ettiği zaman tamamen yanlış ve gerçeğe aykırı. o cümle günümüzde şöyle olmalı: hikayemi anlatıyorum, o halde varım."

amerika mektupları'ndan (joachim zelter)

kitabın derdini en iyi anlatan cümle bu bence. ama bi de şu var:

"benim düşünceme göre, bizim gibiler, başkalarından bir fazla boyutla donatılmış bizim gibi iddialı, bizim gibi içi özlem dolu insanlar, bu dünyadaki hava dışında soluyacakları bir başka hava, zaman dışında ayrıca sonsuzluk olmadı mı yaşayamazlar; bu sonsuzluk da gerçeğin ülkesidir işte. mozart'ın müziği ve senin büyük yazarlarının yaptıkları da bunun içinde kerametler gösteren, idealleri uğruna can veren ve insanlık için yüce örnekler oluşturan ermişler de bunun içindedir. ama her gerçek eğilim, her gerçek duygu da, isterse kimsenin bunlardan haberi olmasın, kimse bunları görüp bi kenara kaydederek gelecek kuşaklar için saklamasın, bu sonsuzluk kapsamına girer. sonsuzluk içinde sonraaki kuşaklar diye bir şeyden söz açılamaz, birlikte yaşamalar vardır sadece."

bozkırkurdu'ndan (hermann hesse)

yazarın dediklerini "hikayeni anlatmazsan da varsın" olarak da yorumlayabilirim.

şimdi kim haklı diye sormak yanlış olur; hesse "bir başka boyutla donatılmış insanlar"dan bahsediyor, zelter ise -belirtmemiş olsa bile- normal insanlardan. ama "fark eder mi?" diye sormaya da hakkım var.

ps: (bkz: alıntı #4) - "gönlünde yatan türden bilgi"nin de anlatılan hikayelerden oluştuğuna inanıyorum.

5 Eylül 2009 Cumartesi

philippe "yazar" djian (alıntı #3)



philippe djian favori yazarlarımdan olmuştur, ilk defa bi kitabını okumaya başladığın andan itibaren. çeşitli durum ve konularla ilgili yaptığı değerlendirmeler mükemmeldir bence. kitaplarından not defterlerime sayfalarca not almışlığım, utanmadan sıkılmadan kimi tespitlerini etrafımdakilere satmışlığım vardır.

eşiktekiler'in ilk bölümünde nefis bi yazar-şair karşılaştırması (karşılaştırma demese miydim tesbiddir belki de tesbid) var, aklıma geldikçe gülümserim. biraz uzunca bi alıntı olcak gibi; ama bana kalsa kitabı komple alıntılardım. dikkat! ahan-da:

"henri ile birlikte mutfaktaydım, onu yarım yamalak dinlerken sakin sakin bir şeyler ayıklıyordum. şiirin her şeyden üstün olduğunu bilmem kaçıncı kez kanıtlıyordu bana. işin en korkunç yanı, haklı olmasıydı, ama ben bunu kabul etmeyi her zaman reddetmişimdir. roman yazabilirdim, bir sürü öykü yazabilirdim, ne var ki doğru dürüst tek bir şiir bile yazma yeteneğim yoktu; şiir benim çok iyi bilmediğim bir alandı. birkaç tümceyle sizi alaşağı eden, soluğunuzu kesen bu adamlara karşı sonsuz bir hayranlık duyuyordum; ancak işin can sıkıcı yanı, bunların tümünün yarı kaçık olmalarıydı. kendi kendime sorup öğrenmek istediğim sorulardan biri şuydu: acaba şiir mi insanı delirtiyordu, yoksa tersi mi söz konusuydu? ama gördüğüm şey de şuydu: bir yazar akşam yemeği hazırlayabiliyor, bir ozan ise bu sırada ayaklarını masanın altına uzatmaktan başka bir şey yapmıyordu."

son cümleyi çok sevdiğim için koca paragrafı alıntıladığımı itiraf ediyorum.

4 Eylül 2009 Cuma

dünyanın en kısa bilim kurgu öyküsü

geçenlerde tekrardan okuduğum bi gökhan özgün (favori köşe yazarım, artık yazmıyor olsa da eski yazıları tekrar tekrar okunacak cinsten) yazısında aklına gelen dünyanın en kısa bilim kurgu öyküsü dediği cümleyi yazmıştı:

dün, bütün evren yeniden kurulacak. fazla kurcalanmadığında oldukça hoş bi cümle bu. ve bence bi bilim kurgu öyküsü sayılabilir.

ama google'da biraz gezinince başka bi öykü çıkıyo karşıma çeşitli bloglarda ve sitelerde, dünyanın en kısa bilim kurgusu olarak:

profesör john, yıllardan beri zaman konusu üstünde çalışıyordu.
“fakat sonunda çözümü buldum,” dedi kızına.
“makine bizi geçmişe götürecek.”
makinedeki düğmeye bastı.
“bununla zamanı geriye çalıştıracağız.”
“çalıştıracağız geriye zamanı bununla.”
bastı düğmeye makinedeki.
“götürecek geçmişe bizi makine,” kızına dedi.
“buldum çözümü sonunda fakat.”
çalışıyordu üstünde konusu zaman beri yıllardan john profesör. (fredric brown yazmış)

istemeden de olsa ben ezberledim galiba ikisini de. artık artizlik yaparım orda burda:
"dünyanın en kısa bilimkurgu öyküsünü biliyo musunuz you luzırs? peki daha da kısasını?"

17 Ağustos 2009 Pazartesi

alıntı #2

"çılgına dönmüş dinazorlar bir insan fosili buluyor..."
william s. burroughs (arabölge'den)

ilham verici cümleler okumak iyi geliyo.

21 Temmuz 2009 Salı